Hesaplanıyor...
|
Kâinat, ilâhî hikmetlerin, ezeli ve ebedi takdirlerin tecelli ettiği muazzam bir kitaptır. Bu kitabın her bir sayfasında, Yaratıcı'nın hem adaleti hem de sonsuz merhameti nakış nakış işlenmiştir. İnsan, bu dünyaya sadece bir varlık olarak değil, aynı zamanda idrak sahibi, sorumlu ve sürekli bir imtihan içinde bulunan bir yolcu olarak adım atmıştır. Adım attığı bu âlemde, kendi iradesiyle yaptığı tercihler, attığı her adım ve işlediği her amel, hem kendi ruh dünyasında hem de çevresinde derin izler bırakır.
Yaratılışın en temel hakikatlerinden biri, insanın irade hürriyetine sahip kılınmasıdır. Bu hürriyet, kulun kendi yolunu seçmesine imkân tanırken, aynı zamanda yaptıklarının sorumluluğunu da omuzlarına yükler. İnsanoğlu, nefsinin zafiyetleri ve dünyanın geçici cazibesi kapıldığında hatalar yapmaya, zulme meyletmeye ve ilâhî hudutları ihlal etmeye müsaittir. Eğer Adalet-i İlâhiye, her kusurun ve her isyanın ardından kulu anında cezalandırsaydı, yeryüzünde ne bir nefes alan canlı kalır ne de imtihan sırrı tecelli ederdi.
İşte tam bu noktada, ilâhî ismin en latif tecellilerinden biri olan "mühlet verme" (İmsâl ve İnhâl) hakikati devreye girer. Yaratıcı, kullarına karşı öyle bir hilim sahibidir ki, onların hatalarını hemen yüzlerine vurmaz, cezalandırmakta acele etmez; aksine onlara tövbe etmeleri, kendilerini kontrol etmeleri, gözden geçirmeleri ve hakikate yönelmeleri için geniş bir zaman bahşeder. Bu mühlet, bir ihmal veya unutulma değil, kul için büyük bir fırsat, bir rahmet kapısıdır. Günlerin ve gecelerin akıp gittiği bu zaman dilimi içerisinde, insan nefsini muhasebe etmeli, işlediği hatalardan pişmanlık duyarak Yaratıcı'sına sığınmalıdır.
Ne var ki, insanoğlunun en büyük yanılgılarından biri, kendisine tanınan bu mühletin bitmeyeceğini sanmak veya verilen süreyi yanlış yorumlamaktır. Zaman akıp giderken, gaflet perdesi altında yaşayanlar, bu gecikmeyi bir dokunulmazlık zannedebilirler. Halbuki her şeyin bir yazgısı, her nefesin bir sayısı ve her ömrün nihayeti olduğu gibi, bu tanınan mühletin de bir sonu vardır. "Ecel-i müsemmâ" denilen o mukadder vakit gelip çattığında, ne bir an geri kalmak mümkündür ne de bir an ileri gitmek.
O mukadder an geldiğinde, hakikat bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Allah, kullarının her halini, niyetlerini, gizlediklerini ve açığa vurduklarını hakkıyla görmektedir. O'nun basar sıfatı, kâinatın zerrelerinden insanın kalbinden geçen en gizli düşüncelere kadar her şeyi kuşatmıştır. Bu şuurla yaşayan bir Mümin, hayatın geçiciliğini ve her an Yaratıcı'sının nazarı altında bulunduğunu idrak eder.
Dünya hayatı, gafletle harcanamayacak kadar kıymetli, bir o kadar da elden kayıp giden bir emanettir. Akıl sahibi insan, kendisine verilen bu nefesleri ve mühleti en güzel şekilde değerlendirmeli; adaletin ve merhametin dengesini gözeterek bir ömür sürmelidir. Her günün ve her gecenin sonunda, "Yarın huzura çıkacakmış gibi" bir hazırlık içinde olmak, ilâhî rızayı hayatın, amellerin ve her türlü faaliyetin en temel gayesi kılmak, insanın bu dünyadaki varlık sebebiyle bütünleşmesini sağlar.
Unutulmamalıdır ki, mühletin kıymeti, onun bir gün sona ereceğini bilmekle ve o son anı huzurla karşılayacak bir hayırla doldurmakla ölçülür.
Bu şuur ve idrak, insanı yalnızca zihnî bir düşünüşe değil, kalbî bir amele ve ahlâkî bir duruşa sevk eder. Mühletin ne zaman nihayete ereceğini bilemeyen bir kul için tefekkür, durduğu yerde bir fikir yürütmek değil; hayatını, adımlarını ve niyetlerini ilâhî mizan doğrultusunda yeniden nizama sokma çabasıdır. Zira insanın dünya yolculuğunda sahip olduğu en değerli hazine, kendisine lütfedilen bu şimdiki zamandır.
İlâhî hilim ve merhametin gölgesinde yaşarken, gafletin uyuşturucu etkisinden sıyrılmak ve nefs-i emmârenin yanıltıcı vaatlerine aldanmamak gerekir. İnsan çoğu zaman düşer, bocalar ve hata eder; fakat İslam’ın sunduğu ümit ufku, her düşüşün ardından yeniden doğrulmayı mümkün kılar.
Tövbe kapısı, nefes alıp verdiğimiz her an ardına kadar açıktır. Mühletin varlığı, günahların cezasız kalacağı anlamına gelmediği gibi, affın imkânsız olduğu anlamına da gelmez. Aksi halde insan, ya aşırı bir özgüvenle vurdumduymazlığa ya da ümitsizlikle sürüklenen bir çaresizliğe mahkûm olurdu. İşte İslam ahlâkı, insanı bu iki tehlikeli uç arasında, korku ve ümit (havf ve recâ) dengesinde tutarak diri tutar.
Kalbin diri kalması ise ancak sürekli bir murakabe ile mümkündür. İnsan, her günün sonunda kendini hesaba çekmeli, heybesine ne koyduğuna bakmalıdır. Kul hakkından sakınmak, adaleti ayakta tutmak, mahlûkata şefkatle muamele etmek ve imânî yükümlülükleri samimiyetle yerine getirmek, bu geçici mühleti abesle iştigal etmekten koruyan en sağlam kalkanlardır. Yaratıcı’nın kullarını hakkıyla gördüğü bilinci, insana yalnızlık hissettirmez; aksine her an O’nun koruyucu ve gözetici huzurunda olduğunu hatırlatarak güven ve ebedî bir huzur bahşeder.
Nihayetinde bu hayat, başı ve sonu takdir edilmiş kıymetli bir mühletten ibarettir. Akıl ve vicdan sahiplerine düşen; ertelenen süre dolmadan evvel uyanmak, Hakk'a yönelmek ve bu fani kubbede ilâhî rızaya uygun hoş bir sadâ bırakabilmektir. Çünkü asıl menzil, mühletin bittiği yerde başlayan o ebediyet yurdudur.
✨☀️✨
© 2026 Hayata 10 Dakika Mola. Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki yazılar ve görseller, huzur ve sevgiyle hazırlanmıştır; emeğe saygı gereği kaynak gösterilmeden ve aktif link verilmeden kullanılması uygun değildir. Bu güzel molanın devamı ve tüm paylaşımlara doğrudan ulaşmak için her zaman bizi ziyaret edebilirsiniz, ve hatta bu linki hem zihninize hem de favorilerinize ekleyerek mola vaktinizi unutulmaz kılabilirsiniz:
✨☀️✨