Varlık Deryasında Haddini Bilmek: İradenin Teslimiyeti ve Külli Nizam
Kâinat, ilahî bir nakış gibi ilmek ilmek işlenirken, bu muazzam nizamın içerisinde insanın kendi konumunu doğru tayin etmesi, hakikate giden yolun ilk basamağıdır. İnsan, cüzi iradesiyle hayat sahnesinde adımlar atarken, çoğu zaman kendi arzularının ve kararlarının mutlak olduğunu zannetme yanılgısına düşer. Oysa kulun kalbinde uyanan her niyet, özünde murad-ı ilahînin takdirinde şekillenir. Murat iradeyi kuşatır, onun sınırlarını ve menzilini bilir; fakat irade, kendisini var eden o yüce arzunun derinliğini kavramaktan acizdir.
Bu muazzam işleyişi idrak eden bir gönül için şaşkınlığa, isyana ya da hayrete yer yoktur. Külli iradesiyle her şeyi olduran, öldüren ve yeniden var eden Yüce Yaratıcı, neyi takdir etmişse o tam bir hikmet ve adalet üzere vuku bulur. Yaşanan her hadise, yaratılışın özündeki o büyük ahenge ve ilahî iradeye tam bir uygunluk içindedir. Bu sebeple, olayların dış yüzüne bakıp aldanmamak, her tecellide Hakk’ın rızasını ve takdirini aramak gerekir.
İnsanoğlunun bu alemdeki en büyük imtihanı ise nefsine yenik düşüp kendini bir şey zannetmesidir. Adım attığı meclislerde, girdiği ortamlarda kendi bilgisini, makamını ya da manevi halini başkalarından üstün gören, kibir hırkasına bürünen kimseler, hakikat nazarında derin bir gaflet ve cehalet içerisindedir. Gerçek ilim ve irfan, insanı yücelttikçe tevazu deryasına batırır. En büyük rehberimiz olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Ya Rabbi, biz sana hakkıyla kulluk edemedik" buyurarak acziyetini ve derin tevazusunu ortaya koymuşken, bir yolcunun kalkıp da diğer bir yolcuya üstünlük taslaması, ne büyük bir ahmaklık ve kendini bilmezliktir.
Kendini düzeltmekten, kendi eğrilikleriyle yüzleşmekten kaçıp sürekli başkalarının kusurlarını arayanlar, kalbini ve zihnini beyhude işlerle meşgul edenlerdir. Tıpkı omurgası eğri bir yılan gibi, kendi iç dünyasındaki çarpıklıkları görmezden gelip başkalarına istikamet vermeye kalkışmak, beyhude bir çabadır. İnsana düşen vazife, yoldan gelip geçene hocalık taslamak ya da bildikleriyle övünmek değil; önce kendi nefsini terbiye etmek, kendi içindeki pürüzleri temizlemektir.
Cenâb-ı Hakk'ın ikramı vesilesiyle gönül gözü açılan insan bilir ki, bu alemde mutlak güç ve hüküm yalnızca O’na aittir. Kendi varlığını çok önemseyip gurura kapılanlar, kâinatın işleyişinde kendilerine vazgeçilmez bir rol atfedenler büyük bir yanılgı içindedir. Hâlbuki O, dilediği an cansız varlıkları, taşları bile konuşturmaya, kendi adını zikrettirmeye muktedirdir. Mülkün yegâne sahibi O iken, insanın bu dünyada kendine ne kadar büyük bir önem atfettiğini sorgulaması, kibirden sıyrılıp aslına dönmesi gerekir. Her bir nefes, her bir adım ilahî bir lütuf ve aynı zamanda büyük bir mesuliyet iken, insan hangi cüretle ve hangi kelamla Hakk adına mutlak doğruları savunduğunu iddia edebilir?
Eğer bir insanın kalbinde bir parça hakikat ışığı, küçük bir kandil uyanmışsa; yapacağı en güzel şey o ışıkla önce kendi karanlık hanesini aydınlatmaktır. Kendi yolunu o nurla bulmaya çalışmak, başkalarının menziliyle uğraşmaktan çok daha hayırlıdır. Kuru davalarla, dilden dile dolaşıp eskimiş iddialarla ömür tüketmek yerine; sessizce, tevazuyla ve teslimiyetle kul olabilmenin, haddini bilmenin huzuruna ermek gerekir. Marifet, büyük iddiaların arkasına saklanmak değil, ilahî iradenin karşısında kendi acziyetini bilip edeple boyun eğmektir.
Bu derin teslimiyet ve haddini bilme iklimi, kişiyi hayatın her anında ve en küçük amelinde bile mutlak bir ittibaya ve edebe sevk eder. Hakikatin peşine düşen bir gönül için ibadet de, muamele de, hatta alelade bir dünya nimetiyle hemhal olmak da salt bir alışkanlık değil, baştan ayağa bir iz sürme gayretidir. Bu yolda yürüyenlerin nazarında, sünnet-i seniyyenin nuruyla aydınlanmamış hiçbir davranışın tam manasıyla bir kıymeti yoktur.
Öyle ki, irfan meclisinin büyükleri, rehber edindikleri Yüce Resul’ün (s.a.v.) izini hem manada hem de surette, en ince teferruatına kadar takip etmeyi hayatın gayesi bilmişlerdir. Kendisine ikram edilen bir karpuz karşısında, "Ben Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu karpuzu nasıl yediğini, nasıl kestiğini tam olarak bilemiyorum; bu yüzden bu karpuzu yemeye gönlüm elvermez" diyerek geri çeviren Bayezid-i Bestami Hazretleri'nin bu hali, kuru bir şekilcilik değil, aşkın ve edibin zirvesidir. O, zahiri bir amel işlerken bile Nebi’nin ahlakından ve tarzından kopmama hassasiyetini taşır. İşte Peygamberi ahlaka uygun olan duruş; özüyle, sözüyle, iç dünyasıyla ve dış görünüşüyle topyekûn bir teslimiyettir.
Bu muazzam edep perdesinin arkasından bakıldığında, insanoğlunun kibrinden sıyrılıp aynaya bakması bir kez daha elzem hale gelir. Ey nefis! Sen daha kendi yolunu tamamlamamış, kendi menziline varamamışken, hangi cüretle başkalarına vaaz etmeye, insanlara yol tarif etmeye kalkışırsın? Kendi içindeki eğrilikleri düzeltmeden, başkalarının adımlarına yön vermeye çalışmanın hakikat nazarında ne hükmü olabilir? Kendi karanlığını aydınlatamamış birinin, başkasının yolundaki taşları temizlemeye yeltenmesi ne büyük bir tenakuzdur.
Aslına bakılırsa, rehbersiz ve edepsiz bir şekilde yola çıktığını iddia eden insanın, o yolun kenarında duran cansız bir taştan ne farkı vardır? Hatta o taş, dilsiz haliyle ve lisan-ı haliyle kendi vazifesini eksiksiz yerine getirirken, insan gafletiyle yoldaki en büyük engel haline gelebilir. Unutmamak gerekir ki, mülkün sahibi dilediği an o cansız taşları bile konuşturur, onlara kendi adını zikrettirir de insanı o sessiz şahitlerin karşısında mahcup eder.
Bu sebeple, kâinat aynasında kendi acziyetini gören kul, dilindeki kuru davaları bırakıp kalbindeki kandili uyandırmalıdır. Hakikatten yoksun, dilden dile dolaşarak pörsümüş, içi boşalmış iddialarla ömür tüketmek yerine; dünya hırslarından ve benlik davasından uzak yaşamaya bakmalıdır. Temizlikten, dürüstlükten ve doğruluktan dem vuran fakat kalbi kibirle lekelenmiş kuru davacıların iddialarına itibar etmemeli, kalbin samimiyetine talip olunmalıdır. Çünkü asıl marifet, büyük laflar etmekte değil; hakikatin o sessiz, derin ve hesapsız deryasında kaybolabilmektedir.
İçteki bu kalenderlik ve sessiz samimiyet, insanı dış dünyanın aldatıcı parıltılarından ve içi boş gösterişlerinden de muhafaza eder. Zira kalbinde hakikatin deryasını taşıyan bir kul, dünyevi güçlerin ya da keskin iddiaların ne kadar çabuk kırılıp döküleceğini çok iyi bilir. İnsan bazen elindeki maddi imkanlara, zekasına, makamına ya da savunduğu fikirlere öyle bir güvenir ki, onların karşısında hiçbir gücün duramayacağını zanneder. Tıpkı uzak diyarlardan, efsanevi topraklardan getirilen ve vurduğu her şeyi ikiye böleceği iddia edilen meşhur bir Hint kılıcı gibi, kendi varlığını da mutlak bir kudret menbaı olarak görür.
Oysa bu gurur ve eminlik hissi, sert bir kayaya çarptığı an paramparça olmaya mahkumdur. İlahî nizamın sarsılmaz gerçekliği ve hakikatin metaneti karşısında, insanın o çok güvendiği nefsani kılıcı un ufak oluverir. O büyük sınanma anı gelip çattığında, keskinliğiyle övünülen kılıç değil, o kılıcın kibirle vurulduğu mütevazı ve sessiz taş galip gelir. İnsan şaşkınlıkla elinde kalan kırıklara bakarken, hakikat lisanı ona sessizce fısıldar: Kılıç belki marifetlidir, kendi çapında bir gücü vardır ama ilahî iradenin sabrı ve hakikatin mayası o taşa öyle bir metanet vermiştir ki, onun karşısında her türlü suni güç diz çökmek zorundadır.
İşte hayat sahnesinde de insanın iddiaları, her şeyi alt edeceğini sandığı nefis kılıcı, kaderin ve hakikatin o sarsılmaz iradesine çarptığında böyle iki parça oluverir. O an anlar ki insan, bu alemde övündüğü ne varsa hepsi birer gölgeden ibarettir. Bu yüzden arifler, ömürleri boyunca büyük davaların, keskin iddiaların ve "ben bilirim" çığlıklarının peşinden gitmemişlerdir. Onlar bilirler ki, konuşan ve sürekli kendini ispat etmeye çalışan dil, çoğunlukla kalbin sığlığına ve hakikatten uzaklığına delalettir.
Bu sırrı idrak edenlerin kadim düsturu şudur: Bilen söylemez, söyleyen bilmez. Gerçek bilgi ve irfan, insanı kelimelerin ötesinde derin bir hayrete ve suskunluğa sevk eder. Hakikatin tadını alan bir gönül, artık onu dışarıda davalarla yaymaya değil, içeride eritmeye bakar. Sözün bittiği, iddiaların tükendiği ve nefsani kılıçların kırıldığı o yerde, ruh kendi asıl zikrine ve vazifesine döner. Herkes kendi fıtratının, kendi hakikatinin işine koyulur; zikri olan kalbiyle zikrine, işi olan edebiyle işine yönelir. Artık ne başkasına üstünlük taslayacak bir heves, ne de yoldan geçene vaaz edecek bir kibir kalmıştır; sadece ilahî iradeye tam bir teslimiyetle boyun eğmiş, sessiz ve dingin bir kul vardır.
Bu sessizlik ve kendi içine dönme hali, kalbi yoran dünya kelamının nihayete erdiği, ruhun asıl sığınağını bulduğu anın da habercisidir. İnsan, günün hengamesinden, iddiaların gürültüsünden ve nefsani koşuşturmalardan sıyrılıp vaktin nihayetine erdiğinde, içindeki o derin yorgunluğu daha net hisseder. Dünya kelamı ne kadar yaldızlı olursa olsun, ruhu tam manasıyla doyurmaya yetmez; aksine, konuştukça tüketir, anlattıkça geride büyük bir boşluk bırakır.
Vakit geceye dönüp perdeler kapandığında, artık ne büyük davaları savunacak derman ne de nefsani kılıçları kuşanacak hal kalır insanda. O demler, kulun kendi acziyetiyle baş başa kaldığı, teslimiyet döşeğine serilmeye hazırlandığı en saf anlardır. Bütün iddialardan, "ben üstünüm" yanılgılarından ve başkalarına yol gösterme hevesinden geriye sadece yorulmuş bir beden ve sükuta muhtaç bir gönül kalır. Bu dinginlikte, insan artık kelimelerin yükünden kurtulur ve sadece varlığın huzurunda sessizce durmanın, bir misafir gibi ağırlanmanın hafifliğini yaşar.
Dünya sahnesinde bir misafir olduğunun farkına varan gönül için, ömrün geri kalan kısmı artık bir ağırlık değil, tam bir teslimiyet yolculuğudur. İnsan-ı Kâmil rehberliğinde, hakikatin o gölgesiz ikliminde kalabilmek, her türlü geçici hevesin üstündedir. Başkaları ne yaparsa yapsın, dünya hangi kargaşanın peşinden koşarsa koşsun, bu kapıya sığınan canlar için tek bir gaye vardır: Rızaya ram olmak, edeple durmak ve varlığını o yüce iradenin içinde eritebilmek. Zira bilirler ki, bu gecenin sabahında da, ömrün tamamlandığı anda da insana kalacak olan tek şey; iddialarla pörsümüş kuru bir dava değil, teslimiyetle ve samimiyetle boyun eğmiş pak bir gönüldür.
Bu teslimiyet ve sükût anı, kulun kendi iç alemine yaptığı hicretin son durağı değildir; aksine, daha derin bir uyanışın ve hakikat pınarına yaklaşmanın ilk adımıdır. Dünya kelamının tükendiği, bedenlerin döşeğe serilip ruhların kınından sıyrıldığı o gece vaktinde, kalbin gizli dehlizlerinde yeni bir muhasebe başlar. İnsan, kendi acziyetiyle baş başa kaldıkça, bugüne kadar "benim" dediği, gururla sahiplendiği ve başkalarına karşı bir üstünlük vesilesi kıldığı her şeyin aslında ne kadar iğreti durduğunu daha net görür.
Gecenin karanlığı, nefsani kılıçların kırıklarını örterken, kalbe fısıldanan ilahî hakikatler daha gür bir sesle yankılanır. Bir misafir gibi sığınılan o huzur kapısında, sadece bedeni değil, ruhu da dinlendiren bir inşirah baş gösterir. Zira bilir ki insan; yorulmadan, tükenmeden ve kendi varlığından geçmeden asıl menzile varmak mümkün değildir. Bugüne kadar yoldan adam çevirip vaaz vermeye kalkan, doğruluktan dem vurup duran nefis, nihayet kendi cehaletinin karanlığıyla yüzleşmiş ve susmayı öğrenmiştir.
Bu mukaddes sükûtun içinde, kulun kalbinde yepyeni bir arzu filizlenir: Artık sadece sığınmak yetmez, o kutlu izlerin sadık bir takipçisi olmak, ne pahasına olursa olsun o kapıdan ayrılmamak gerekir. Başkaları dünyanın geçici yaldızlarına aldanıp kendi küçük hanelerini sahte ışıklarla aydınlatmaya çalışırken, bu kapının eşiğine baş koyan canlar için yegâne gaye, o büyük rehberlerin ahlakıyla ahlaklanmaktır. Sureti manaya feda etmek, dünyevi her türlü tasayı bir kenara bırakıp sadece ve sadece "O ne derse, O ne dilerse" diyebilmenin o tarifsiz hafifliğine erişmektir.
Zaman akıp giderken ve ömür sayfaları birer birer çevrilirken, insan anlar ki bu alemde kalıcı olan ne keskin kılıçlardır ne de kibirli iddialar. Geriye kalan, sadece karanlık geceleri aydınlatan o mütevazı kandilin ışığı ve rehberin dizinin dibinde geçirilen o huzurlu demlerdir. Şimdi vakit, geçmişin tüm yanılgılarını geride bırakarak, tertemiz bir niyetle ve adanmış bir ruhla yeni güne, yeni bir idrake uyanma vaktidir.
Bu yeni idrak ve uyanış, insanı sadece kendi iç dünyasında bir kemalata ulaştırmakla kalmaz; aynı zamanda onu çevresindeki her zerreye, her dosta ve yoldaşa karşı derin bir sorumluluk bilincine taşır. Kendini bilme ve nefsini arındırma yolculuğu, bireysel bir inzivadan ibaret değildir; aksine, bencilce arzulardan sıyrılıp bütüne, dosta ve cemaate adanma gayretidir. Kul, kendi içindeki karanlığı dağıttıkça, yanındaki kardeşinin de yükünü omuzlamaya, onun yoluna da bir nebze ışık olmaya niyet eder.
Hakikat yolunun yolcuları, birbirlerine fırtınalı denizlerde sığınılacak güvenli birer liman, karanlık gecelerde yoldaşlık eden birer sırdaş olurlar. Kendi rahatından, uykusundan ve nefsani konforundan vazgeçerek dostun hanesine mihman olmak, onun derdiyle dertlenmek bu yolun en güzel şiarıdır. Çünkü bilirler ki, tek başına yürünmeye kalkışılan yollar, nefsin hilelerine ve pusularına daha açıktır. Oysa bir gönül dostunun gölgesinde, bir rehberin dizinin dibinde bir araya gelmek, kalpleri birbirine kenetler ve ilahî rahmetin o meclise sağanak sağanak yağmasına vesile olur.
Dünyanın geçici hevesleri, insanları birbirine düşüren menfaat kavgaları ve makam hırsları bu kapının eşiğinden içeri asla sızamaz. Burada konuşulan dil, kalpten kalbe akan sessiz bir sevgi ve saygıdır. İnsanlar birbirlerinin kusurlarını örtmekte gece gibi, kerem ve ihsanda ise akarsu gibi olurlar. Kendini başkalarından üstün gören o kibirli anlayış tamamen yıkılmış, yerini "biz" olmanın, bir ve beraber olmanın getirdiği o muazzam huzura bırakmıştır.
Vakit sabaha evrilirken, kalplerde biriken bu manevi enerji, yeni günün getireceği her türlü imtihana karşı ruhu çelikten bir zırh gibi kaplar. Artık atılacak her adım, söylenecek her söz, bu mukaddes birlikteliğin ve teslimiyetin birer yansıması olacaktır. Kul, dostun varlığında kendi varlığını eritmiş, benlik davasını tamamen rafa kaldırmış ve böylece gerçek hürriyetin, yani Hakk’a tam manasıyla kul olabilmenin tadına varmıştır.
Bu birlik ve hürriyet hissi, insanı kâinatın tüm seslerine, renklerine ve gizli lisanlarına karşı daha hassas bir hale getirir. Benlik davasından geçen ve dostun aynasında fani olan ruh, artık eşyaya ve hadiselere salt maddesel bir nazarla bakamaz. Her yaratılan, o mutlak Sanatkâr'ın birer ayeti, O’nun varlığının ve birliğinin sessiz birer şahididir. Kul, kibrin kör edici perdesini tamamen yırttığı için, daha önce fark edemediği ilahî işaretleri görmeye, doğanın sessiz tesbihatını kalbiyle işitmeye başlar.
Artık yürünülen yol, sadece ayakların bastığı kuru bir toprak parçasından ibaret değildir; her adımda Hakk'ın büyüklüğünü haykıran, her köşesinde bir hikmet barındıran muazzam bir tefekkür vadisidir. İnsan, kendi fani varlığının sınırlarını aşarak bu büyük tesbihat halkasına dahil olur. Kendi küçük heveslerinin, anlamsız çekişmelerinin kâinatın bu muazzam nizamı karşısında ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu bir kez daha derinden hisseder. Ruh, adeta bir kuşun kanadında gökyüzüne süzülür gibi, dünyevi prangalardan kurtulmanın ve hakiki vatanına doğru yol almanın eşsiz hafifliğini yaşar.
Bu mertebeye ulaşan bir gönül için zahmet ile rahmet, darlık ile bolluk birdir. Başa gelen musibetlerin de, lütfedilen nimetlerin de aynı kaynaktan geldiğini bilmenin getirdiği o sarsılmaz kalbin şüphelerden arınarak tam bir güvene, sükunete ve manevi huzura kavuşması duygusu, kalbi her türlü savrulmadan korur. Dünya sahnesinde roller değişse de, fırtınalar kopsa da, onun iç dünyasındaki o duru ve sakin deniz asla dalgalanmaz. Zira o, pusulasını ilahî rızaya, menzilini ise ebedi vuslata çevirmiştir.
Gönülde parıldayan bu duruluk, etrafına da dalga dalga huzur yaymaya başlar. Onunla oturan, onun meclisinde bulunan kimseler, kelimelere dökülmeyen bu derin huzurdan ve samimiyetten hisselerini alırlar. Kuru davaların, boş lakırdıların yerini alan bu lisan-ı hal, en tesirli vaazdan çok daha derine, doğrudan kalplere nüfuz eder. İnsanlık hırslarının yıprattığı ruhlar, bu samimiyet pınarında serinler ve kendi asıllarını hatırlayarak yeniden dirilişin kapısını aralarlar.
Bu olgunluk ve lisan-ı hal, yolculuğun nihayetinde insanı mutlak bir erime ve bütüne karışma noktasına ulaştırır. Artık yol bitmiş, arayan ile aranan arasındaki o ince perde tamamen kalkmıştır. Kul, kâinatın tesbihatıyla hemhal ola ola, en sonunda kendi sesini de o büyük ilahî senfoninin içinde eritir. Ne "ben" kalmıştır geriye, ne de "başkası"... Sadece her zerrede tecelli eden, her nefeste kendini hissettiren o mutlak Varlık ve O’nun sarsılmaz huzuru kalbi bütünüyle istila etmiştir.
Bu son menzilde, ruhun derinliklerinde çınlayan o sessiz çığlık, kalbin şüphelerden arınarak tam bir güvene, sükunete ve manevi huzura kavuşmasının en net delilidir. İnsan, ömür boyu peşinden koştuğu, dünyevi kalıplarla anlamlandırmaya çalıştığı tüm kavramların ötesine geçmiştir. Bilgi, artık satırlardan sadırlara inmiş; dava, kuru bir iddia olmaktan çıkıp bizzat hayatın kendisi haline gelmiştir. Şimdi atılan her adım, dökülen her yaş ve alınan her nefes, o yüce nizamın içerisinde bir tecelliden ibarettir. Kul, kendi iradesini Külli İrade’nin deryasına bırakmış, adeta okyanusta kaybolan bir damla gibi aslına rücu etmiştir.
İşte varlık deryasında haddini bilerek başlayan bu uzun ve meşakkatli yürüyüş, nefsani kılıçların kırılması, iddiaların sükûta ermesi ve dostun hanesinde misafir olunmasıyla olgunlaşmış; en nihayetinde bu mutlak kavuşmayla taçlanmıştır. Kul için artık ne karanlık gecelerin bir korkusu ne de yorucu gündüzlerin bir tasası vardır. Bütün zıtlıklar birleşmiş, bütün ayrılıklar vuslata dönmüştür. Kelamın bittiği, sözün tükendiği ve sadece O’nun adının yankılandığı bu sonsuz sükût kapısında, ruh artık ebedi istirahatgahına çekilmiş, mutlak bir huzur ve adanmışlıkla son nefesini o yüce aşka teslim etmiştir.
İradenin teslimiyetinden başlayıp nefsani kılıçların kırılmasına, gecenin sükûtundan dostun hanesindeki vuslata kadar ilmek ilmek işlenen bu tefekkür yolculuğunun hitamında; acziyetimizi kuşanarak, kalbimizin kırıklarını yanımıza alarak Mülkün Yegâne Sahibi’nin kapısına duruyoruz:
Ey Külli İradesiyle her şeyi olduran, öldüren ve yeniden var eden Yüce Rabbimiz! Bizleri kendi cüzi iradesinin esiri olup kibre düşenlerden eyleme. Girdiğimiz meclislerde, yürüdüğümüz yollarda nefsimize yenilip başkalarına üstünlük taslamaktan bizleri muhafaza buyur. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) o muazzam biçimdeki derin alçakgönüllülüğü ile kalplerimizi zinetlendir; bizlere her daim haddini bilen, acziyetini itiraf eden dervişan bir gönül lütfeyle.
Allah'ım! Kalplerimizi kuru iddialardan, dilden dile eskimiş içi boş davalardan arındır. Önderimiz, rehberimiz Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) izini hem manada hem surette sadakatle takip edebilmeyi bizlere müyesser eyle. Büyüklerin edebiyle edeplebilmeyi, kendi eğri omurgamızı düzeltmeden başkalarının doğruluğuna bekçilik yapmaktan uzak durmayı bizlere nasip et. Kalbimize yerleştirdiğin hakikat kandilini, önce kendi karanlık hanemizi aydınlatmak için kullanmayı ilham eyle.
Ey sarsılmaz metanetin sahibi olan Allah'ım! Bizlerin dünyevi imkanlara, fikirlere ya da nefsin keskin kılıçlarına güvenme yanılgısını üzerimizden al. Hayat sahnesinde gururla salladığımız nefis kılıçlarımızı, Senin o sarsılmaz hakikatine çarpıp kırılmadan önce tevazu potasında eritmeyi bizlere nasip eyle. "Bilen söylemez, söyleyen bilmez" sırrına erdir; dilimizi beyhude kelamlardan, ruhumuzu sahte temizlik iddialarından temizle.
Rabbimiz! Dünya kelamının bittiği, bedenlerin yorulup döşeğe serildiği o derin gece vakitlerinde ruhumuzu Senin rızanla dinlendir. Bizleri bu alemde hakiki bir kalender gibi, dünya hırslarından uzak eyle. Dostun hanesinde saf bir misafir gibi ağırlanmanın huzurunu kalbimize zerk et. Kendi sesimizi Senin o muazzam kâinat tesbihatının içinde eritmeyi, fani varlığımızdan geçip mutlak Varlığının deryasında kaybolabilmeyi bizlere ihsan buyur.
Ya Hayy, Ya Kayyûm! Yürüdüğümüz bu ömür yolunu rızanla tamamlat. Son nefesimizi verirken kalbimizi iddiaların kargaşasından arınmış, sessiz, dingin ve sadece Senin aşkınla çarpan pak bir gönül eyle. Bizleri kelamın bittiği yerde mutlak vuslatınla sevindir. Âmin, Âmin, Âmin velhamdülillahi Rabbi'l-alemin.
✨☀️✨
© 2026 Hayata 10 Dakika Mola. Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki yazılar ve görseller, huzur ve sevgiyle hazırlanmıştır; emeğe saygı gereği kaynak gösterilmeden ve aktif link verilmeden kullanılması uygun değildir. Bu güzel molanın devamı ve tüm paylaşımlara doğrudan ulaşmak için her zaman bizi ziyaret edebilirsiniz, ve hatta bu linki hem zihninize hem de favorilerinize ekleyerek mola vaktinizi unutulmaz kılabilirsiniz:
✨☀️✨