Sertliğin Koynunda Açan Merhamet: Taşa Dokunan Zarafet

Sertliğin Koynunda Açan Merhamet: Taşa Dokunan Zarafet

Hayat, zıtlıkların o muazzam ve kusursuz dengesi üzerine kurulmuş ilahî bir ikramdır. Bizler dünyayı ekseriyetle keskin çizgilerle, kalın duvarlarla ve aşılmaz sınırlarla bölmeye çalışırken; kâinatın yaradılış mucizelerinden biri olarak, en sert zeminlerin kalbinden en zarif hayat neşeleri filizlendirilerek bize hakikatin bambaşka bir çehresini fısıldar.

İnsanoğlu, zamanın ve mekânın ağırlığı altında çoğu kez kendi içine kapanır, kalbini katılaştırır. Hayatın getirdiği meşakkatler, karşılaşılan hayal kırıklıkları ve dünyanın o soğuk, rüzgârlı iklimi ruhumuzun etrafına adeta taştan duvarlar örer. Kendimizi korumak adına ördüğümüz bu duvarlar, bir süre sonra bizi kendi yalnızlığımıza mahkûm eden birer zindana dönüşebilir. Oysa varlığın özünde saklı olan sır, dışarıdaki sertliğe ayak uydurmak değil, o sertliğin tam ortasında bile kendi zarafetini, kendi rengini ve kendi fıtratını koruyabilmektir.

Düşünün ki, yüzyılların yükünü taşıyan, soğuk, hissiz ve kaba bir beton çeperin hemen yanı başında, varoluşun en nazenin, en yumuşak tezahürleri boy gösterebilir. O katı dokunun inadına, incelikle ve sabırla bir güzellik hayata tutunur. Bu, zorluklara karşı açılmış sessiz bir savaş, asil bir direniştir. Sertlik ne kadar mutlak görünürse görünsün, zarafetin ve şefkatin karşısında hükmünü yitirmeye mahkûmdur. Çünkü hayat, katılıkta değil, esneklikte; kabalıkta değil, inceliktedir.

Burada insan ruhu için derin bir tefekkür kapısı aralanır. Bizler, hayatın getirdiği zorluklar ve çetin imtihanlar karşısında kalbimizi bir taş gibi katılaştırmalı mıyız, yoksa o zorlu şartların arasından süzülüp ruhumuzun en güzel renklerini dışarıya vurmayı mı seçmeliyiz? Gerçek dirayet, çevremizdeki dünyanın soğukluğuna bürünmek değil; bilakis, o soğukluğun ortasında bile bir sıcaklık odağı, bir letafet vesilesi olabilmektedir.

Çatlaklardan sızan ışık, en karanlık odaları aydınlatmaya yettiği gibi, en sert zeminlerin bağrından fışkıran bir zarafet de dünyaya ümit aşılar. Bu ümit, nizamın kusursuzluğuna, yaratılışın gayesine ve her zorluğun ardında saklı olan o mutlak kolaylığa ve güzelliğe olan inancımızı tazeler. Kendi sınırlarını aşmak, taşlaşmış kalıpları kırmak ve her şeye rağmen sevgiyle, nezaketle açabilmek... İşte ruhun gerçek tekamülü ve yeryüzündeki en asil duruşu budur.

Her varlık, kendine biçilen ömrü kendi fıtratı dairesinde tüketir. Kimi zaman öylesine dar, öylesine sıkışmış alanlarda buluruz ki kendimizi, nefes alacak bir menfez bulamadığımızı zannederiz. Hayatın gayeleri, sorumluluklar ve o hiç bitmeyen koşturmacalar ruhumuzu bir cenderenin içine hapseder. Fakat dikkatli bir gözle bakıldığında, en sıkışık anların ve en dar köşelerin bile aslında muazzam bir büyümenin, estetik bir yayılımın başlangıç noktası olduğu görülür.

Güzellik, kendine yer açmak için başkalarını ezip geçmez; o, mevcut olan boşlukları zarafetle doldurur, sınırları zorlamadan kendi hudutlarını genişletir. Tıpkı bir yaprağın yanındaki diğer yaprağa zarar vermeden, tam aksine onunla birleşerek bir bütün oluşturması gibi. İnsan da bu nizamdan ilham alabilir. Kendi varlığını ispat etmek, çevresine tahakküm etmekle değil; kendi renklerini, kendi hasletlerini en doğru ve en estetik biçimde ortaya koymakla mümkündür.

Bu noktada durup durulmalı ve şu soru zihne iliştirilmelidir: Hayatın getirdiği darlıklar karşısında sergilediğimiz duruş, etrafımızı daraltan bir baskı aracı mı, yoksa o darlığın içinden bile bir ferahlık devşiren bir inşirah vesilesi mi?

Çünkü asıl marifet, kâinatın o muhteşem ritmine ayak uydurabilmek, teslimiyetin getirdiği o eşsiz huzurla dağılmadan çoğalabilmektir. Hayatın katı sınırlarına çarptığımızda kırılmak yerine, o sınırların etrafından incelikle süzülüp kendi yolumuzu bulduğumuzda, ruhumuzun gerçek hürriyetine kavuşmuş oluruz.

Dünya sahnesinde her şey mukadder bir zaman akışının içinde savrulur görünür. Bugün var olan, yarın yerini bir başkasına bırakırken; geride kalan yegâne şey, o varlığın ardında bıraktığı his ve manadır. Bizler maddiyatın ve somut olanın kalıcılığına aldanırken, aslında en kırılgan ve en geçici görünen hasletlerin zamana meydan okuduğunu fark edemeyiz. Taşlar aşınır, kaleler yıkılır, surlar solar; fakat samimi bir niyetle, saf bir fıtratla hayat bulmuş güzelliklerin ruhlarda bıraktığı akis hiçbir zaman silinmez.

Her canlı, kendi mevsimini yaşar. Kimi vakit sert kışların, mukavemet gerektiren çetin rüzgârların ortasında kalırız; kimi vakit ise baharın o hafifletici, coşku dolu esintisinde. Önemli olan, mevsim ne olursa olsun, köklerimizin bağlı olduğu o derindeki kaynağı unutmamaktır. Bizi besleyen, büyüten ve görünür kılan o görünmez nizamın farkında olarak yaşamak, gelip geçici fırtınaların karşısında sarsılmaz bir kale gibi durmamızı sağlar.

İnsanın bu dünyadaki yolculuğu da bir nevi iz bırakma sanatıdır. Fakat bu iz, sert adımlarla toprağı ezerek değil; şefkatle dokunarak, kırıp dökmeden, incitmeden bırakılan bir iz olmalıdır. Kendi iç dünyamızda büyütüp beslediğimiz o saf, lekesiz değerleri, dışarısının tüm bulanıklığına ve karmaşasına rağmen muhafaza edebildiğimiz ölçüde bu kubbede hoş bir sadâ bırakabiliriz.

Nihayetinde hayat; ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir misafirlik, nerede son bulacağını kestiremediğimiz bir tefekkür yolculuğudur. Bu yolculukta heybemize koyacağımız en kıymetli azık ise, karşılaştığımız her katılıkta zarafeti, her darlıkta ferahlığı ve her fânilikte bâki olanın o eşsiz nakışlarını görebilme ferasetidir. Kendi sessizliğinde en yüksek hakikatleri haykıran bu nizam, idrak sahibi her sineyi uyanmaya ve fıtratına dönmeye davet etmeye devam edecektir.