Alevlerin Ötesinde Bir Sığınak
Yaradılışın özünde insan, hem güzel olana kanat açabilecek kadar berrak hem de kendi hatalarının karanlığında kaybolabilecek kadar kırılgandır. Adımlarımızı atarken arkamızda bıraktığımız izler, yalnızca bu fani dünyada bir yankı uyandırmakla kalmaz; ebediyet kumaşına birer ilmek olarak işlenir. Tam da bu esnada içten gelen tek bir yakarış, varlığın kırılganlığını kabullenip Sonsuz Kudret’e teslim olma arzusunu filizlendirir.
Sığınmak, acziyetin değil; bilakis hakikati idrak etmiş uyanık bir kalbin nişanesidir.
İnsan, kendi gücünün bittiği, iradesinin yetersiz kaldığı yeri fark ettiğinde, merhametin sonsuz kucağına yönelir. Alevlerin, hararetin ve ruhu kavuran her türlü felaketin ötesinde duran o mutlak koruyucuya uzanan eller, Aslolan'a kavuşmanın en halis yoludur.
Zira kâinattaki hiçbir güç, O’nun koruma zırhından daha sağlam veya O’nun bağışlamasından daha kuşatıcı değildir.
Ruhun bu dünyadaki yolculuğu bir arınma sürecidir. Kalbi karartan şüphelerden, nefsin yakan ihtiraslarından ve nihayetinde ebedi azabın ürpertisinden korunma arzusu, insanı hakiki özüne yaklaştırır. Şiddetli alevlerin yakıcılığından kaçıp serin bir gölgeye sığınmak gibi, kalbin de her türlü felaketten O’nun rahmetine sığınması bir gönül ışığıdır. Her samimi yakarış, karanlık gecelerde yanan küçük ama sönmez bir meşaledir; insanı sonsuz esenliğin kapısına götürür.
Gözlerimizi fani olandan çekip bakışlarımızı O'nun emirlerine yönelttiğimizde, koruyucu bir merhametin her an bizimle olduğunu hissederiz. Önemli olan, nefes alıp verirken o uyanıklığı kaybetmemek, ruhumuzu görünür ve görünmez hararetlerden muhafaza edecek ebedi sığınağı her daim hatırlamaktır.
Dolayısıyla hayat yolculuğu yalnızca dış dünyada katedilen mesafelerden ibaret değildir; asıl derin yolculuk, insanın kendi iç dünyasında, vicdanının koridorlarında gerçekleştirdiğidir. Bu içsel seyirde her tercih, ruhun önüne konan bir yol ayrımıdır. İnsan, nefsine hoş gelen ama sonu hüsran olan yolların cazibesine kapılabileceği gibi, sabrın ve teslimiyetin zorlu ama aydınlık kulvarını da seçebilir.
İşte bu seçimler, şahsi istikametimize yön veren gizli mimarlardır.
Dünyanın göz alıcı ama geçici parıltıları, çoğu zaman hakikatin üzerini örten birer perdeye dönüşür. Tıpkı yakıcı bir ateşin etrafında pervanelerin dönmesi gibi, insan da bazen kendini helak edecek arzuların peşinde sürüklenebilir. Oysa hakiki feraset, geçici olanın arkasındaki kalıcı tehlikeyi görebilmektedir.
Ruhunu kavuracak, vicdanını sızlatacak ve nihayetinde ebedi saadetten mahrum bırakacak her türlü yakıcı unsurdan uzak durma çabası, insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliktir.
Bu şuurla atılan her adım, kalbe binen ağır yükleri hafifletir. Kendi çaresizliğini görüp Yüce Yaratıcı’nın kudretine ve affına tutunan bir kalp, dünyevi korkuların ve gelecek kaygılarının kölesi olmaktan kurtulur. Çevremizi kuşatan olumsuzluklar, manevi hararetler ve nefsin yangınları karşısında takınılacak en güzel tavır; samimiyetle lütfedilen o manevi siperlere girmek, rahmet kapısının eşiğinden ayrılmamaktır.
Nihayetinde varacağımız yer, bu dünyada heybemize ne doldurduğumuzla şekillenecektir. Kalbi bencil arzuların ateşinden, dili gıybet ve yalanın yakıcılığından, elleri ise haramın kirliliğinden muhafaza etmek, o büyük esenlik gününe hazırlığın ta kendisidir. Sonsuz serinliğin ve tükenmez huzurun hüküm sürdüğü o ebedi yurda ulaşmak; ancak bu fani âlemde kalbi doğru olana yönlendirmek, ruhu yıpratan her türlü alevden merhamet sığınağına kaçmakla mümkündür.
Gönlüne bu bilinci yerleştiren insan için dünya artık bir bocalama yeri değil, ebedi vatanına hazırlık yaptığı huzurlu bir imtihan durağıdır.
İşte bu imtihan durağında insanı diri tutan şey, kalbindeki ümitle harmanlanmış o asil korkudur. Korku, insanı çaresizliğe iten bir panik hâli değil; bilakis teyakkuzda kalmasını, adımlarını sakınarak atmasını sağlayan manevi bir kalkandır. Tıpkı gecenin en zifiri anında şimşeklerin çakmasıyla yolunu gören bir yolcu gibi, insan da kalbinde taşıdığı bu hassasiyet sayesinde kendisini kuşatan tehlikelerin ve gizli tuzakların farkına varır.
Dolayısıyla yaklaşan bir fırtınanın habercisi olan şimşekler çaktığı o an gelir, yolumuzu aydınlatır ve bize yardımcı olurlar.
İçten gelen her samimi niyaz, ruhtaki yangınları söndüren serin bir yağmur damlası gibidir. Dünya hayatının hengamesinde kirlenen kalpler, ancak bu gözyaşları ve içten yakarışlarla yıkanıp berraklaşır. İnsanın kendi acziyetini itiraf edip Merhametlilerin En Merhametlisi’ne sığınması, gururun kibirle birleştiği o yakıcı kaleden çıkıp alçakgönüllülüğün ve huzurun iklimine adım atması demektir. Bu iklimde kaygılar yerini derin bir teslimiyete, karanlıklar ise ebedi bir aydınlığa bırakır.
Zira bilmeliyiz ki hiçbir hata O’nun bağışlamasından büyük, hiçbir günah O’nun rahmet denizinden geniş değildir.
Yeter ki insan, yönünü kaybetmiş bir pusula gibi bocalayıp durmasın; yüzünü ve gönlünü, hakiki emniyetin tek kaynağına dönebilsin.
Öyleyse atılan her adımda, alınan her nefeste o sarsılmaz sığınağın gölgesinde durmayı gaye edinmek gerekir. Kalbi dünyevi arzuların hararetinden muhafaza etmek, ruhu fani âlemin yakıcı eleminden çekip almak ve ebedi esenliğe sevdalanmak... İşte insanın bu dünyadaki en büyük kazanımı, varoluş gayesini tamamlayan bu şuurda gizlidir.
Bu şuuru hayatın her anına yayabilmek, insanı dünyadaki en büyük yalnızlıktan ve yersizlik hissinden kurtarır. İnsan, kendi hevasının kölesi olmaktan sıyrıldıkça ruhunun üzerindeki ağır zincirleri çözer; içindeki o dindirilemeyen hararet yerini dingin bir serinliğe bırakır.
Çünkü nefsin bitmek bilmeyen istekleri yakıcı bir ateş gibidir; beslendikçe büyür, büyüdükçe insanı kendi öz değerlerine ve fıtratına yabancılaştırır.
Oysa ebedi emniyet arayışındaki bir gönül, geçici heveslerin peşinde tükenmeyi değil, kalıcı olanın gölgesinde dinlenmeyi seçer. Her ibadet, her iyilik ve her güzel ahlak hamlesi; insanı kuşatan o manevi ateşlerin arasına çekilen aşılmaz bir settir.
Yaşamı böyle bir idrakle sürdürmek, fırtınalı bir denizde sağlam bir çapa atmak gibidir; dalgalar ne kadar yüksek olursa olsun, kalbin merkezindeki o sarsılmaz huzur kolay kolay bozulmaz.
Hayatın nihayetinde her ruh, ektiğini biçeceği o büyük buluşma gününe doğru ilerlemektedir. Orada ne unvanların, ne biriktirilen fani servetlerin ne de kuru iddiaların bir hükmü kalacaktır. Yalnızca teslimiyetle arınmış bir kalp, samimiyetle atılmış adımlar ve o Yüce Sığınak’tan talep edilen rahmet tecellileri insanı esenliğe çıkarabilir.
Yolun sonuna yaklaşıldığında geride kalacak şey, bu dünyadan geçerken ruhumuzu neyle doyurduğumuz ve kalbimizi nelerin hararetinden muhafaza edebildiğimizdir.
Merhameti sonsuz olanın himayesine girenler için, "bitiş" denilen şey, aslında sonsuz huzurun ve hiç sönmeyecek aydınlıktaki bir "başlangıç"tır.